akut grip etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akut grip etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2009 Pazar

Virüsler Üzerine

Dağ gelinciği birlikte çalışılmaya elverişli uysal bir laboratuvar hayvanı değildir: tutsakken iyi uyuyamaz, değişik ve pahalı bir besin ister, ısı değişikliklerine çok duyarlıdır ve birçok solunum hastalığına yatkındır. 1934 sıralarında ingiliz yazarları Smith, Andrewes ve Laidlaw da genel olarak en çok kullanılan bir laboratuvar hayvanı olan beyaz fare'ye döndüler. Önce dağ gelinciklerinden «geçirilmiş» insan gribi virüsünün farelere burun içinden aşılanırsa genellikle aşılamadan sonra 5-12 gün arasında öldürücü bir hastalık meydana getirdiğini doğruladılar; bu aşılama sırasında fareler aksırmayı önleyecek ve derin soluk almayla virüslü sıvının bronşlara ve akciğerlere girmesini kolaylaştıracak biçimde eterle dikkatlice uyutulur. Otopsi de farelerin akciğerlerinde fazlaca kan birikimi görüldü: bu akciğerlerden yapılan bir ezme, başka farelere yada dağ gelinciklerine burun içinden aşılandı, bu ezme hayvanlarda gripal hastalığı meydana getiriyordu. Öyleyse, farede grip virüsünü seri halde üretmek mümkündü. 1934'ten beri grip virüsü üzerine araştırmalarda daha çok fare kullanıldı.

Ama grip üzerine araştırmaların yapıldığı servislerde farelere rekabet eden bir başka hayvan tavuk embriyonu'dur. 1931'de amerikan patoloji uzmanları Woodruff, Goodpasture ve Buddingh çiçek ve suçiçeği virüslerinin embriyonlu tavuk yumurtasında yetiştirilebildiğini doğruladılar. Virüsler üzerine ve bağışıklık üzerine birçok değerli çalışması 1960'da Nobel Ödülüyle armağanlandırılmış olan avustralyalı viroloji uzmanı Burnet 1935'de gripal virüsü üretmek için benzer bir yöntem kullanmayı düşündü. Şekil 1, şematik olarak, döllenmiş bir yumurtanın küveze konduktan on gün sonraki embriyonlu halini gösteriyor: yumurtada kendi üzerine bükülmüş olan embriyonun sıvı dolu birçok boşluğu sınırlayan bir o kadar zarla çevrilmiş olduğu görülüyor. Bu zarlar, birbirine karşılıklı bağlanmış canlı hücrelerden meydana gelen çok ince örtülerdir. Bir tavuk embriyonunu aşılamak için kabukta küçük bir delik açmak ve bir şırıngaya takılmış ince bir iğneyi bu delikten içeri sokmak yeter: deliğin yerini ve iğnenin yönünü değiştirmekle, aşılanmak istenen sıvı damlasını şu yada bu zar düzeyine yada onun sınırladığı boşluğa bırakmak mümkündür. Burnet, Melbourne'daki bir grip salgını sırasında önceden dağ gelinciklerinden ayırdığı bir virüsü korioalantoidiyen zara aşıladı: bu virüs tavuk embriyonunu öldürmedi ama aşılandığı zar üzerinde çıplak gözle görülebilen belirgin lezyonlar meydana getirdi. Bu şekilde bulaşmış zar ezilirse ve bu ezme başka yumurtaya aşılanırsa yeniden aynı lezyonlar elde ediliyordu; eğer ezme dağ gelinciklerine yada farelere burun içi yoldan aşılanırsa bu hayvanlarda tipik gripal bir hastalık meydana getiriyordu: öyleyse gripal virüs seri halde özelliklerini yitirmeksizin embriyonlu tavuk yumurtasında üretilebilirdi. Embriyonlu tavuk yumurtasında gripal virüsün üretilmesi son derece önemli bir teknik ilerleme gösterdi ve bu teknik ultra-virüslerin en kesin koşullarda incelenmesini sağlayarak insan ve hayvan hastalıklarının başka birçok ultra-virüslerine uygulandı.

Az bakım isteyen (bütün iş onları yeterince nemlendirilmiş bir etüvde saklamaktır) ve az yer kaplayan embriyonlu yumurtalar elverişli bir laboratuvar materyelidirler. Genel olarak embriyonla tavuk yumurtaları bakterilere ve kendilerine aşılanarak incelenmek istenen yabancı virüslere, laboratuvar hayvanlarından daha az bulaşmışlardır; onların bağışıklık tepkileri zayıftır yada yoktur, öyleyse onlar orada çoğalmaya yetenekli ajanlarla bulaşmaya büyük bir duyarlılıkları olduklarını ortaya koyarlar.

1940'da Burnet grip virüsünün amniyotik boşlukta üretilebildiğini (şekil 1), 1941'de aynı şekilde virüsün alantoidiyen boşlukta üretilebildiğini gösterdi: bunun için döllenmeden on gün kadar sonraki embriyonlu yumurta kullanılıyordu ve bu embriyonlu yumurtadaki embriyon oldukça büyüktü (21 günde civciv çıkar); içinde önemli ölçüde yani santimetre küpünde yaklaşık olarak bir milyar vüris bulunan saydam sıvı elde etmek için, aşılamadan iki üç gün sonra alantoidiyen sıvıyı bir şırıngayla yada pipetle çekmek yeter - yumurta başına yaklaşık olarak 10 cm3 (bir santilitre). Bu, elbette akciğerlerini yada burun mukozasını çıkarmak ve bu dokuları ezmek için bir fareyi yada dağ gelinciğini kurban etmekten daha uygundur. Aynı dönemde Burnet ve başka bilginler gribin akut döneminde hastanın boğazından alınmış bir yıkama suyunun doğrudan doğruya aşılanarak grip virüslerinin ayınlmasıın (5) embriyonlu yumurtanın amniyotik boşluğunda mümkün olduğunu gösterdiler; öyleyse artık dağ gelinciğine, sonra fareye aşılamanın karmaşık evrelerinden geçmek gerekmiyordu: böylece, bir virüs, hastadan alındıktan yalnızca birkaç gün sonra ayırılmış, tanınmış, belirlenmiş olabiliyordu.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Grip Virüsleri


1889 - 1890 grip pandemisi, Louis Pasteur'-ün Robert Koch'un ve onların öğrencilerinin çalışmalarının ardından bulaşıcı hastalıkları yapan mikropları laboratuvarda tanımanın ve incelemenin mümkün olduğu ve yıldan yıla bu hastalıkların özgül mikroplu ajanlarının keşfedildiği bir dönemde ortaya çıktı. Kesinlikle bulaşıcı bir hastalık olan gribe de birçok başka vakada başarılı olmuş olan bu yöntemleri uygulamayı denemek doğaldı. 1893'te alman bakteriyoloji uzmanı Pfeiffer bu uygulamayı yaptı, gribe tutulmuş hastaların burun-gırtlak salgılarından Bacil-lus ınfluenzae yani grip basili adını verdiği yeni bir basil üretti. Bu keşif eleştirilere uğradı, çünkü dört yıl sonra gelen grip salgını sırasında bakteriyoloji uzmanları hastaların boğazlarında ve burunlarında bu basilin varlığını düzenli olarak göstermeyi başaramadılar. Tersine, gripten ayrı solunumla ilgili hastalıklara tutulmuş hastalardan yada hatta sağlıklı kişilerden bu basili ayırdılar. öyleyse, Pfeiffer'in basili gribin nedensel ajanı mıydı, yoksa bazı griplilerin boğazlarında ve burunlarında hastalığın nedeni olmaksızın yalnızca rastlantısal olarak mı bulunuyordu?

1918'deki büyük evrensel grip salgını ( ispanyol gribi denen grip) Pfeiffer'in aldığı sonuçların yeniden ele alınmasına fırsat verdi: çok zaman onun basili griplilerin burun ve boğazlarından ayırılabildi; tipik ve ağır birçok vakada bu basil kurbanların ne salgılarında ne de akciğerlerinde gösterilebiliyordu. Ayrıca isteklilerin burun ve boğazlarına Bacillus influenzae'yi aşılamayı denediler, ama bazen bu aşılama tipik gribinkilere benzemeyen belirtilerle solunumla ilgili bir hastalık meydana getirdi, bazen hatta hiçbir belirti meydana getirmedi. O zaman gribin nedensel ajanı olarak bir ultra-virüs'ün varlığı düşünüldü.

Bu yüzyılın başlarında Pasteur'ün bir ultra-virüsün sebep olduğu bir bulaşıcı hastalık olan kuduz üzerine yaptığı çalışmalardan sonra bir virüs, bilinen mikroplardan çok daha küçük olan, dolayısiyle bakteriyoloji uzmanlarının kullandığı porselen filtrelerin çok ince deliklerinden geçebilen (bu delikler bilinen mikropları tutar) bir mikroorganizma olarak kabul ediliyordu; buradan giderek bunlara filtreden geçen virüs («virüs fîlt-rant») da denir. Filtreden geçen bir virüs, çok küçük olduğundan, optik mikroskopta görünmüyordu. Filtreden geçen virüs, bilinen mikroplardan, bakteriyoloji uzmanlarının karmaşık ama cansız ortamlarında (etsuyu, besleyici pelte) yetiştirmesinin imkansızlığıyla ayrılıyordu. Üremesini sağlamak için onu duyarlı hayvanlara aşılamak kaçınılmaz oluyordu; laboratuvarda bir virüsü saklamak için, hayvandan hayvana geçiş adı verilen işlemin yapılması, yani daha Önce bu virüsle bulaşmış bir hayvanın organlarının parçacıklarının sağlıklı bir hayvana enjekte edilmesi gerekiyordu. Laboratuvar hayvanında bir virüsün üremesi, bu hayvanda belirgin belirtilerin ortaya çıkmasıyla ve vakaların çoğunda ölümle kendini gösteriyordu.

Görünmeyen, filtreden geçebilen, yalnızca bulaştığı hayvanda sebep olduğu belirtilerle açıklanabilen mikroorganizmalar... bir elli yıldır virüsün mikroskopla görülen ve yada katı ortamlarda saf kültürlerde yetiştirilen bakterilerin özellikleriyle tersleşen belirgin özellikleri bunlardı.

Madem Pfeiffer basilinin gerçekten salgın gribin nedensel ajanı olma ihtimali yok gibiydi, madem griplilerin burun ve boğazında düzenli biçimde ve sabit hiçbir bakteri yok gibiydi, gribin nedeni olarak filtreden geçen bir virüs varsayımına dönülmesi doğaldı.

1918 ağustosunda Almanya'da Selter, iki gönüllüye, gribe tutulmuş bir hastanın, bütün bakterilerini ayıklamak üzere filtre edilmiş burun -boğaz salgılarını soluttu ve bu iki gönüllüde selim bir gribin belirtilerini meydana getirdi. 1918 ekiminde Comptes rendus de l'Academie des Sciences de Paris'de (Paris Bilimler Akademisi raporları) iki makale yayımlandı; biri Tunus'da Pasteur enstitüsü yöneticisi olan ve egzantcmli tifüs üzerine çalışmalarıyla ün kazanan Charles NicoIIe'ün ve arkadaşı Ch. Leballly'nindi, öbürü D. Dajarric de la Rivieres'indî. Birinci makalede Nicolle ve Lcbailly, Tunus'da bir grip salgını sırasındaki deneylerinden sonuçlar çıkarıyordu: maymun (Macacus cynomolgus), griplilerin bronşik salgılarının buruniçi yoluyla aşılanmasına duyarlıydı, aşılanmanın ardından bir ateş yükselmesi oluyordu; iki gönüllüde griplilerin filtre edilmiş bronşit salgılarının cilt altına aşılanması hastalığın belirtilerini meydana getiriyordu.

10 Temmuz 2009 Cuma

Grip Tedavisi, Grip Tedavi Yöntemleri


Bir grip salgını patlak verdiği zaman, toplumsal hayatın yarattığı ilişkileri sınırlayarak, okulları kapayarak, aşırı kalabalık ve havasız yerlerde toplanmamayı öğütleyerek grip salgınının yayılmasına karşı belli bir ölçüde savaşılabilir.

Bir gribin yada hattâ bir «büyük nezle»nin ilk belirtilerini duyan kişilerin evden çıkmama ve böylece hemcinslerini bulaştırmaktan kaçınma anlayışına sahip olmaları gerekir; bu kişilerin aksırırken ve öksürürken ellerini yüzlerine kapamaları, kâğıt mendil kullanmaları, kullandıkları mendili hemen atmaları gerekmektedir.

Kapalı yerlerin (atölyeler, bürolar, gösteri salonları, v.b.) ültraviyole ışını lambaları kullanarak yada antiseptik sıvılar (propilenglikol gibi) püskürterek dezenfekte edilmesi öngörülür; bu, oldukça ılımlı bir ölçüde uygulanmıştır: Ültraviyole ışınlarının ve antiseptik buharların solunum yolu virüslerini hızla etkisiz kıldığı bilinmekle birlikte, bu tedbirlerin çok etkili olacağını ileri sürmek mümkün değildir. Bu tedbirlerden bir yarar sağlayabilmek için, onları büyük Ölçüde uygulayabilmek gerekirdi. Kapalı yerleri temizleme yöntemleri, süpürürken fazla toz kaldırmaktan kaçınmayı gerektirir. Kapalı yerlerin daha iyi havalandırılmasını sağlamak da bu tedbirler arasındadır.

Griplilerle, nezlelilerle yada belirti göstermeden sadece «virüs taşıyıcısı» olan kişilerle gündelik ilişkide bulunan kişinin direnç'ini, bu virüslerin bulaşamayacağı, bulaşsa bile ancak belli belirsiz yada selim bir hastalık meydana getirebileceği şekilde artırmak mümkün müdür? Bu soruya kesin cevap verilemez. Ama, bu bulaşıcı atanlara karşı organizmanın genel direncini artırabilmeyi, organizmayı az alıcı yada az duyarlı hale getirmeyi düşünebilir miyiz? Herkes, bu direncin bir bireyden öbürüne deriştiğini bilir. Hattâ yaş, barınma, yaşama koşulları karşılaştırıldığında, bazı kişiler bu basit ve yaygın solunum yolu hastalıklarına öbürlerinden daha az tutulur gibidirler; bazıları da, tersine, bu hastalıklara sık sık tutulur gibidirler. Ama bu duyarlılık farklanm arıklayan hangi anatomik, fizyolojik Özelliklerdir, bilmiyoruz. Bu genel direnci kazanmak yada artırmak mümkün müdür? Bu umutla her yıl birçok kişi, organizmanın normal işleyişi için vitaminlerin çeşitli ölçülerde kaçınılmaz olduğu, yüksek dozda vitamin almanın rahatlığı ve sağlıklılığı artırdığı üzerine o basit düşünceden hareket ederek bol bol vitamin alır.

Bazı beslenme yetersizliği durumlarında bireyin bulaşıcı hastalıklara direncinin azalabileceğini yadsıyamayız (üstelik bu gerçeğin ince ayrıntıları vardır). Belli bazı hastalıklarda bazı vitaminlerin yüksek dozlarda uygulanmasının çok önemli olduğu da yadsınamaz, ama hic değilse dünyanın dengeli bir beslenme sağlayan bir yaşama düzeyine ulaşmış seçkin bölgelerinde vitamin eksikliğinin, bazı akut solunum yolu hastalıklarına karşı direnç azlığını açıklayabileceğini düşünemeyiz. Gerçekte, ciddî bir deney, yüksek dozda vitamin kullanmanın bu hastalıklara karşı direnci hiç de artırmadığı sonucunu ortaya koyar.

Grip Salgınları ve Gribin Öldürücü Etkisi

Genel mortalite sözüyle, belli bir dönemde (sözgelimi, bir hafta) belli bir nüfusta (sözgelimi, bir şehrin yada bir ülkenin nüfusu) ortaya çıkan ölüm oranı anlatılır, bu Ölümlerin nedeni ne olursa olsun. Genellikle bu mortalite sayı olarak 100 000 kişiye göre ölüm sayısı üzerinden hesaplanır. Oysa, eğer belli bir nüfus için, örneğin Paris nüfusu için genel mortalitede yıllar boyunca haftalık yada aylık oynamaları gösteren grafik incelenirse, he
r önemli grip salgınının mortalite eğrisinde onun alışılmış görünümüne göre oldukça kesin bir yükselme meydana getirdiği tespit edilir: başka bir deyişle, grip salgınları genel mortaütenin bir artışına karşılıktır. Genel mortalite eğrisinin bir yıl içinde bir dizi karmaşık nedenlere göre az çok inip çıktığı göz önünde tutulunca, bu mortalite artışlarını değerlendirmek için, bir grip salgını sırasında gözlemlenen genel mortaliteye belirgin grip salgını görülmeyen önceki yıla yada yıllara karşılık olan mortaliteyle karşılaştırmak uygun olur. Sözgelimi Paris nüfusunun 1957 kasım ayı için genel mortalitesiyle —o sıra «asya» gribi salgını ortalığı kasıp kavuruyordu— aynı nüfusun 1956 kasımında gripal salgının olmadığı dönemdeki genel mortalitesi karşılaştırılır. Grip salgınındaki belirgin özelliklerden birinin az yada çok belirgin bir mortalite artışı olduğu böylece ortaya konur: bu olgu, birçok yıldan beri bütün dünyanın bütün bölgelerinde belki bin kere doğrulanmıştır.

Bu önemli olgu açıklama gerektirir. Gördüğümüz gibi, gribin komplikasyonları —vakaların çoğunda akciğerle ilgili komplikasyonlar— çok nadirdir ve bunlar nadiren öldürücüdür. Bununla birlikte, yüzdesi düşük de olsa, grip salgını kalabalık şehir nüfusunu kitle halinde yakaladığı zaman toplam epeyce yüksek olabilir.

Sözgelimi 1957 kasımında Paris nüfusunun ortalama yüzde 20'si gribe tutulmuşsa, bu toplam yaklaşık olarak 1,2 milyon grip vakasını gösterir. Grip komplikasyonlanna bağlı mortalitenin genellikle ve ortalama 10 000'de bir vaka olduğunu kabul edersek (komplikasyonlar grip vakalarının ancak yüzde l'inde görülür, bu kompükasyonlu vakaların da yüzde l'i ölümle sonuçlanır), bu dönemde Paris bölgesinde gribe bağlı toplam 120 ölü belirleriz: öyleyse, bu dönemde normal olarak meydana gelen Ölümlerde oldukça önemli bir artış olmuştur.

Gerçekten 1957'deki grip salgını sıradan bir salgından biraz daha ciddi olduğundan Paris bölgesinde 1957'de ekim, kasım, aralık aylarında doğru doğruya gribe bağlanabilen toplam 680 ölüm oldu.

Bir önceki yıla karşılık olan dönemin genci mortalitesiyle karşılaştırılınca (bu bir önceki yılda ülkede grip pek az görülmüştür) 1969 aralığından 1970 martına kadar Fransa'yı kasıp kavuran ve «Hong-kong» denen grip virüsüne bağlı grip salgınının ortalama 20 000 kişinin ölümüne sebep olduğu tahmin edildi.

Gribin akciğerle ilgili komplikasyonlarından olan ölümler özellikle yaşlılarda, küçük çocuklarda yada kalp hastalığı yada kronik akciğer hastalıkları olanlarda meydana gelir. Öyleyse bir grip salgınında mortalite artışı nüfusun özellikle bu bölümünü etkileyecektir. Hamile kadınlar, özellikle hamilelikleri ilerlemiş olanlar bir grip salgınında büyük ölçüde öldürücü komplikasyonlara uğrama tehlikesi gösterirler.

Gribin ağır komplikasyonları hemen her zaman pnömoni şeklinde ortaya çıkar ve her zaman bu pnömoniye klasik bir gribin mi Öncülük ettiğine yoksa pnömoninin bir başka nedenden mi olduğuna karar vermek kolay değildir, —bütün pnömoniler gripal değildir, üstelik griple çok uzaktan ilgilidir— bir grip salgını sırasında ortaya çıkan pnömoniyi izleyen bütün ölümleri şöyle belirlemek alışkanlık haline gelmiştir: «grip ve pnömoni nedeniyle ölümler.» Bu ölümler gribin salgın olmadığı yıllara göre genel mortalitede oldukça önemli bir artışı gösterirler.

Kesin bir örnek verirsek 1956 ekiminde —o sıra belirgin grip salgını yoktu— A.B.D' nde grip ve pnömoniden toplam ölümler 6 000 di; 1957 ekiminde (asya gribi salgınının doruk noktasında) 10 000 kişi öldü, bu yüzde 66 artış demektir. 65 yaşın üstündeki kişilerde 1956'da grip ve pnömoniden ölüm 3 000 ve 1957'de 5 000'di. Bu kişilerdeki ölüm her defasında toplam ölümlerin yarışsın gösterir, oysa 65 yaşın üstündeki kişiler Amerikan nüfusunun yarısını oluşturmaktan uzaktır.

Ayrıca, bir grip salgını sırasında belli bir nüfusta gözlemlenen genel mortalite artışı, pnömoni ve gribe bağlanan ölümlerin bütününü karşılar gibi değildi: çeşitli nedenlere bağlı bir ek ölüm artışı da vardır (kalp hastalığı, tüberküloz gibi kronik solunum hastalıkları, yaşlılık v.b.). Bu durumda kalp hastalarında, kronik bronşiti olan yaşlılarda, çok zayıf düşmüş kanserlilerde, beslenme bozukluğu gösteren çocuklarda öksürük nöbetleriyle, artan solunum sıkıntısıyla grip ani bir ateş hecmesi şeklini alabilir, sonra hastanın durumunda hızlı bir çöküntü olur ve hasta birkaç gün içinde ölür. istatistiklerde bu ölümler gribe bağlıymış gibi görünmezler. Bu zaten doğrulanmıştır: hastayı öldüren yalnızca grip değildir, grip ancak hastanın önemli olan bir kronik hastalıkla kurduğu kararsız dengeyi bozmakta katkıda bulunmuştur.

Bir grip salgını sırasında grip ve pnömoniyle meydana gelen mortalitenin —yalnız doğrudan doğruya grip salgınının sonucu olarak kabul edilebilen mortalitenin— genel mortalitede hangi yeri tuttuğunu nasıl hesap edeceğiz? Bu çok büyük bir yer tutmaz. Bir Amerikan sigorta şirke¬tinin 1951 yılı yaşayışı üzerine yaptığı istatistiklerden alınan şu bilgiler bunun böyle olduğunu gösterir; 1951 yılında oldukça önemli bir grip salgını A.B.D'ni kasıp kavurmustu.

O yıl değişik yaşlarda 100 000 kişiden 240'ı kalp hastalığından, 121'i kanserden, 64'ü serebrovasküler ataklardan (emboliler), 38'i çeşitli kazalardan, 18'i grip ve pnömoniden, 18'i de tüberkü¬lozdan öldü. Grip ve pnömoninin besinci sırada olduğunu, kalp hastalıklarının öldürdüğünden 13 defa az kişi öldürdüğünü, kanserin öldürdüğünden 6 defa az kişi Öldürdüğünü görüyoruz. Buna rağmen gribin ayrıca bazı kalp hastalarının, bazı tüberkülozlulann ve bazı kanserlilerin sonunu dolaylı olarak çabuklaştırdığını düşünmek için nedenler vardır.

Zaten son on beş yirmi yıl içinde grip salgınları sırasında gözlemlenen mortalite artışında oldukça belli bir azalma eğilimi kaydedilmiştir ve bu iyileşme bir ölçüde son yıllarda pnömoni tedavisinde ortaya konan ilerlemelerin sonucu gibidir.

Aslında virüse bağlı çok selim bir hastalık olan kızamıkçığın hamileliğin ilk üç ayında hamile bir kadına bulaştığında dramatik sonuçlar meydana getirebildiği biliniyor: bu durumda genellikle çok büyük oluşum bozukluklarına uğramış bir çocuğun doğması tehlikesi çok büyüktür. 1957'de asya gribi pandemisi sırasında yapılan çeşitli incelemeler hamileliklerinde gribe tutulmuş annelerden doğan ve oluşum bozukluğu bulunan çocukların anormal ölçüde yüksek bir oranda olduğunu ortaya koydu, bununla birlikte başka incelemeler bu sonucu doğrulamadı ve her durumda oluşum bozuklukları, grip salgınları dışında gözlemlenenlerin aynıydı, bunlar birçok mümkün nedene bağlıydılar; buna karşı, kızamıkçığın meydana getirdiği oluşum bozuklukları çok belirgindir. Gribin bulaşıcı ajanlarının bozukluk yaratıcı rolü elbette çok kısıtlıdır; bununla birlikte, gribin özellikle hamile kadınlarda ağır olabileceği kuşku götürmez, onlarda akciğerle ilgili komplikasyonların sıklığı kesinlikle daha fazladır.

21 Haziran 2009 Pazar

Akut Grip Sonrası

Gribin komplikasyonlan yanında, sekelleri yani akut hastalık bittikten sonra geriye kalabilen bozukluklar için de bir iki kelime söylemek gerekir. Gördüğümüz gibi gribin en sürekli belirtisi hastanın duyduğu şiddetli yorgunluk, uzayan her çabalama karşısında bıkkınlık ve her zamanki etkinliklerine dönmekteki zorluktur. Genellikle hasta ve çevresi hiç bir şey için acele etmemeye ve normal bir hayata yavaş yavaş dönmeye dikkat ederse her şey on beş gün içinde düzene girer. Ama bu tedbir alınmadığı zaman yorgunluk, cesaretsizlik sürekli olabilir ve gerçek depresyon durumlarına yol açabilir, irlandalı büyük yazar G. B. Shaw 1919'da bir hanıma yazdığı mektupta bu grip sonrası depresyon durumunu etkili bir biçimde şöyle anlatıyordu: «Herkes gibi grip geçirdim ve kendimi intiharın eşiğinde duyuyorum... >>

Grip bu komplikasyonlan ve bu sekelleri dışında, belirtileri ne kadar kötü olursa olsun, genellikle vahim olmayan, oldukça çabuk iyileşen bir hastalıktır, ama eğer topluluk açısından ele alınırsa grip salgın şeklinde çarpıcı olduğu zaman normal hayatı bulandıran ciddî bir neden haline gelir, bu onun incelenmesine adanan bütün çabaları doğrular.

site ekle site ekle
Zirve100 Sayac
Site Ekle

Site Ekle