Grip virüslerinde nükleokapsit, hemaglütinin, nörominidaz gibi proteinler vardır: bütün bunlar antijenler gibi davranırlar ve bir kişinin bulaşmasından sonra bağışıklık izlerini özel antikorlar şeklinde bırakırlar.
Öyleyse, virüsler, antijenler gibi davranırlar: bunlar insan yada hayvan organizmasına ister bir bulaşıcı hastalık sırasında girmiş, ister bile bile sokulmuş (aşılama) olsunlar, organizma özel olarak onlara karşı yöneltilmiş antikorlar meydana getirir; antikorlar virüslerle birleşmek ve onları nötrleştirmek özelliğine sahip olacaklardır. İnsanda çocuk felci virüsüne karşı ortaya çıkan antikorlar, bu virüse karşı, yalnız ona karşı yöneltilecektir, bunların grip virüsü karşısında hiçbir etkileri olmayacaktır; grip virüsüne karşı oluşmuş antikorlar da çocuk felci virüsünü etkilemeyecektir. özet olarak, su yada bu virüse karşı bağışıklık, direnç —bir bulaşıcı hastalıkla yada aşılamayla kazanılmıştır— bu virüse karşı özel antikorların bulunmasından başka bir şey değildir. Kilidin ve anahtarın aynı madenden olması gibi, bu antikorlar da kimyasal olarak proteinlerdir.
Antikorlar nerede bulunur?
Bütün dokularda, bütün hücrearası sıvılarda, mukozaları yıkayan sıvılarda, dolaşan kanda. Elbette dolaşan kanda onları ortaya çıkarmak en kolayıdır: bir damardan biraz kan alınır, santrifüjle alvuvarları ayırıhr ve saydam sarı bir sıvı, serum elde edilir; serumda birçok protein vardır, bunların arasında kanın alındığı sırada organizmada bulunan antikorlar da bulunur.
Antikorlar ne zaman ortaya çıkar?
Genellikle organizmada meydana gelmelerine sebep olan antijenle ilişkiye girmelerinden pek az sonra; virüsler için, genellikle bulaşmanın başlangıcından bir on beş gün kadar sonra, yani iyileşme sırasında, en yüksek orana ulaşırlar. Bir antikor kendisini oluşturan organizmada ne kadar zaman kalır? Bu, vakaya bağlıdır. Bir grip virüsüyle bulaşma vakasında varolan antikor miktarı hızla azalır ve sözgelimi bir yılın sonunda bulaşıcı hastalıktan hemen sonrakinin iyice aşağısında bir ölçüye ulaşır: o sırada aynı virüsle yeni bir bulaşma olursa antikor oranı hızla yükselecek ve başlangıçta ulaştığından yukarıda bir değere ulaşacaktır.
Bu sıçrama olgusu çok yerinde bir deyimle bağışıklık belleği diye adlandırılan şeydir. Antikor oranı çok azalmış bile olsa, yeniden aynı virüsle bulaşan organizma savunmalarını daha hızla düzenler, çünkü bağışıklık açısından Özellik kazanan hücreler ilk bulaşmanın izini saklamışlardır.
Belli bir zamanda, bir insanda yada hayvanda bulunan antikor oranı nasıl ölçülür? Burada, gripte kullanılan teknikleri kısaca anlatmakla yetinmek gerekir. Genellikle, kanda yani serumda bulunan antikorlar ölçülür: Gerçekte, bunun mukozaları düzeyinde bulunanlar, virüse karşı kişinin korunmasında daha önemli bir rol oynar, ama onları ölçmek daha güçtür ve zaten onların oranı kanda bulunanlarınkine paraleldir. Madem ki, tanımda antikorların temel özelliği antijenlerle birleşmek ve onları nötrleştirmektir, kullanılan bütün teknikler, bu nötrleştirme'yi ortaya çıkarmaya yönelir. Gripte gripal virüsü incelenecek serumla karıştırmak ve bu karışımın bir fareyi yada embriyonlu tavuk yumurtasını bulaştırıp bulaştıramayacağmı (nötrleştirme yöntemi) yada daha basit olarak bu karışımın alyuvarları aglütine edip edemeyeceğini' (hemaglütirasyonun engellenmesi yöntemi) görmek mümkündür.
Bir süredir aynı şekilde virüs zarının nöraminidazına karşı yöneltilmiş antikorları ve aynı za¬manda çeşitli nükleokapsid proteinlere karsı yöneltilmiş antikorları ölçmek de biliniyor, önceki bir gripal bulaşmanın organizmadaki izini bulmak için ve ayrıca grip virüslerinin çeşitli anti¬jenlerine karşı antikorların özgüllüğü sayesinde grip virüslerini daha iyi belirlemek için birçok ta¬nımlayıcı yöntem düzenlendi.
Bütün vakalarda, eğer serumda grip virüs'üne karşı yeterli miktarda antikor bulunduğu düşünülüyorsa, bu antikorlar virüsü nötrleştirecek, engelleyecektir. Böylece, virüs artık bir hayvanı hasta etmek yada alyuvarları aglütine etmek yeteneğine sahip olmayacaktır. Bir serumda bulunan antikor miktarımı ölçmek için virüs yalnızca saf haldeki bu serumla karıştırılmaz, ama bu serumun suda gittikçe artan eriyikleriyle karıştırılır ve bu karışımların herbiri için virüsün nötrlesip nötrleşmediği araştırılır. Eğer sözgelimi 1000 ölçü suda bir ölçü serum iyi belirlenmiş koşullarda grip virüsünü alyuvarları aglütine etmekten yada embriyonlu yumurtada çoğalmaktan engellemeye yeterliyse, bu serumda gribe karşı antikor oranı (laboratuvarda dendiği şekliyle «tür») 1000'dir. Eğer serumun virüsü nötrleştiren yüksek dilüsyonu 1/50'sc antikor titri 50'dir denecektir.
Viroloji laboratuvarının kullandığı serolojik denen yöntemler vardır (bunlara serolojik denmesinin nedeni kan serumu incelemesi üzerine temellenmiş olmalarıdır), bu yöntemler bir kişinin grip virüsüne karşı sahip olduğu antikorlar oranını kesinlikle belirleme olanağı verir.
Bu antikorlar özgüldürler, o kadar özgüldürler ki gribe sebep olabilen virüsün yalnızca bir tipini değil ama birbirinden farklı birçok tipini belirleme olanağı verirler. Bu son derece önemli bir olgudur ve bizi grip virüsü üzerine tarihsel çalışmalarımızda bir geriye dönüş yapmaya götürür.
1933-1940 arasında, grip salgınlarında dünyada ayınlmış bütün grip virüsleri, aralarında yalnız laboratuvar hayvanlanndaki davranışlarıyla değil, ama içlerinden birine karşı hazırlanmış antikorların öbürlerini de nötrleştirmesi olgusuyla da sıkı benzerlikler gösteriyorlardı: öyleyse aralarında çok büyük bir antijenik akrabalık vardı denebilir; antijenleri özdeştiler. 1940'da New York'da Magill bir grip salgını sırasında bir virüs ayırdı, bu virüs dağ gelinciklerinde ve farelerde daha önce ayırılan virüsler gibi davranıyordu, ama antijenik açıdan onlardan kesinlikle ayrılıyordu: ona karşı oluşan antikorlar öbür grip virüslerini hiç bir şekilde nötrlestirmıyorlardı ve öbür grip virüslerine karşı olan antikorlar da onu nötrleştirmiyordu. öyleyse, en azından grip virüsünün iki antijenik tipi vardı. 1933'de Smith, Andrewes ve Laidlaw'ın tanımladığı birinci tipe erip virüsünün A tipi dendi, ikincisine B tipi dendi. 1945 sonlarında ve 1946 başlarında Avusturalya'da bir grip salgını kendini gösterdi ve 1947'de Amerika ve Avrupa kıtalarına yayıldı: bu salgınlar sırasında birçok defa grip virüsleri ayırıldı, bu ayırılan virüsler birbirleriyle özdeş olmakla birlikte antijenik açıdan A tipi virüsle ayrılıklar gösteriyorlardı, bu A tipi virüsle bazı ortak antijenik özellikleri de vardı: bu nedenle bu yeni virüs tipine ilk A tipi (yada A,) adı verildi. Ayrıca, 1957 ilkbaharında Uzakdoğu'da bir grip salgını başladı ve hızla bütün dünyaya yayıldı: bütün belleklerde hâlâ anısı bulunan «asya» gribi pandemisini meydana getirdi, bu pandemi sırasında ayırılan virüsler antijenik olarak A tipinden ve ilk A tipinden avrıİıyordu, yeni bir tipin doğuşunu doğrulamak bakımından buna asya tipi (yada A2) dendi. Böylece, A tiplerine ve ilk A tiplerine karsı antikorları olan kişilerde «asya» tipine (1957) karşı hiç antikor yoktu, A ve ilk A tiplerine karşı aşılama «asya» tipine karşı hiç antikor ortava çıkarmıyor ve dolayısiyle bağışıklık yapmıyordu.
A, ilk A, asya (1957) ve hatta B tipi grip virüslerinin esasta birbirlerinden ancak antijenik yapı'larıyla ayrıldıklarını söylemek önemlidir. Zaten bu virüsler birbirlerine çok benzerler: insanda gerçekten birbirinden ayrılamayan ve hepsi «erip» olan hastalıklara sebep olurlar. Elektronik mikroskopta tümünün benzer bir görünümü vardır. Hayvanda (dağ gelinciği, fare) pratik olarak Özdeş hastalıklar meydana getirirler. Embriyonlu tavuk yumurtasında aynı şekilde çoğalırlar; hepsi alyuvarları aglütine ederler. Bu tipler arasındaki tek fark, aralarında çapraz barışıklık olmayışıdır, birine karşı olan antikorlar öbürlerini nötrlestirmezler. A, ilk A, asya virüslerinin —hatta domuz gribi virüsünün— gene de ortak bir antijeni vardır (buna «eriyebilir antijen» denir, burada bunun üzerinde durmayacağız), bu ortak antiienin bağışıklıkta zaten hiç rolü voktur; bu nedenle bu virüsleri belirlemede alfabenin aynı harfi kullanıldı, oysa B tipi virüslerin A tipi virüslerle hiçbir ortak antijeni yoktur.
20 Kasım 2012 Salı
Grip Virüsleri ve Antikorlar
Gönderen Unknown zaman: 06:45 0 yorum
Etiketler: antijen, grip virüsleri, hemaglütinin, nörominidaz, nükleokapsit
19 Kasım 2012 Pazartesi
Grip Aşısı
Uzmanlar, grip aşısı mevsiminin ekim – kasım ayı olduğunu, çünkü Eylülün sonundan başlayarak ve Ekim, Kasım, Aralık, Ocak, şubata kadar devam eden aylarda solunum yolları ile bulaşan hastalıkların daha fazla görüldüğü, havaların soğuması ile birlikte kapalı alanlarda geçirilen zamanın artmasından dolayı gribe yakalanma riski çok fazla olacağı grip aşısının mutlaka olunması gerektiğini ifade ediyorlar. İleriki dönemlerden korunmak adına şubat ayı sonuna kadar aşı yaptırılabilir. Grip virüslerinin çok kolay ve hızlı bulaşan virüsler olduğu için hasta kişilerden sağlıklı kişilere solunum yoluyla bulaşır. Toplu ve kalabalık ortamlar (okullar, hastaneler ) kış aylarında grip açısından riskli ortamlardır.
Gönderen Unknown zaman: 12:17 0 yorum
Etiketler: grip, grip aşısı, grip aşısı mevsimi, grip aşısı ne zaman yapılmalı, grip aşısı olmalı mı, grip virüsleri, hangi ay, ne zaman
12 Temmuz 2009 Pazar
Mikrop Nedir? Grip Mikrobu Nedir?
Mikroba gelince, örneğin veba basili, çoğalır, ilkin boyunun büyüdüğü görülür, sonra ortadan bölünür ve iki yavru mikrobun doğuşunu sağlar, bu yavru mikroplar da çoğalırlar. Virüsünkiyle benzer hiçbir yanları yoktur: virüs, ilişkiye girdiği canlı hücrenin içine girer; ilkin bütünüyle girmez, maddesinin bir kısmını, «nükleik» denen bir asiti enjekte etmekle yetinir (çünkü, kimyasal olarak bunlar canlı hücrenin çekirdeğinde bütün hücresel işlevi düzenleyen ve kalıtımsal geçişi sağlayan maddelere benzerler) Virüsün bu kısmının enjeksiyonunu izleyen birkaç saatlik süre içinde hiç bir şey hücrede yabancı bir şeyin varlığını göstermez... Bununla birlikte, virüsün nükleik asiti hücreye girer, orada hücreyle iyice karışır, bir sabotajcı gibi çalışır: hücrenin işlevini bozar, normal nıetabalizmasınt saptırır, düzeni bozulan hücre virüs üretmeye koyulur, duruma göre virüs açıkça yada belirsizce hücreden çıkar ve başka hücrelere bulaşmaya gider. Canlı hücre, bir kalıp aracılığıyla belirli bir örneğe göre nesneler üreten incelikli bir makine gibi işler; bu kalıbın yerine bir başka kalıp konursa, makine ilkinden değişik nesneler üret¬meye koyulacaktır. Bir hücreye giren virüs bu hücrenin yapısal normal kalıbının yerine kendi özel kalıbını kor: hücre artık kendi normal kimyasal işlevlerini yapamayacak, tersine virüsle birleşecektir, virüs başka hücrelere bulaşmaya gidecek, böylece hücrelerden oluşan organın yada dokunun işlevini felç edecektir. Virüsün solunum yolları mukozası hücreleri için (grip virüsü), sinir hücreleri için (çocuk felci virüsü) sahip olduğu eğilimlere göre solunum sisteminin yada sinir sisteminin işlevi bozulacaktır sonunda; o zaman birçok hücreye virüs yayılacak ve böylece etkili olan virüse göre az yada çok Önemli değişik belirtiler ve hastalıklar ortaya çıkacaktır.
Hayvansal bir dokuda bulunan canlı hücrelerin sayısı üzerine fikir vermek için on iki günlük bir tavuk embriyonunda, ağırlığı ortalama 1,5 gr çeken ve 50 cm2'lik bir yüzeyi olan korioalantoidiyen zarda bir baştan bir başa yerleşmiş 100 milyon (108) hücre bulunduğunu söyleyelim. Bu zarın sınırladığı boşluğu 100 000 (105) tane grip virüsü enjekte edilirse, 48 saat sonra ortalama 10 milyar (İO10) tane virüs elde edile¬cektir, yani ortalama her hücre 100 (İO2) tane virüs serbest bırakmış olacaktır, oysa başlangıçta bin hücre için ancak bir tane virüs vardır.
Gönderen Unknown zaman: 06:14 0 yorum
Etiketler: çocuk felci, grip mikrobu, grip virüsleri, grip virüsü, mikrop nedir, mikroplar
Virüs nedir? Grip Virüsü Nedir?
Bir virüsün ne yapabileceğini, dağ gelinciğinin burun mukozalarını, farelerin akciğerlerini bulaştırmayı, tavuk embriyonunda çoğalmayı, alyuvarların aglütine edilişini anlattığımız okuyucu elbette bu durumda «Ama virüs nedir? Grip virüsü ne olabilir?» diye soracak.
Bu bölümün başında, bir elli yıldır virüsler üzerine düşünüldüğünü söylemiştik: onlar mikroorganizmalar olarak kabul ediliyorlardı, bildiğimiz mikroplardan çok daha küçüktüler, dolayısiyle mikroskopla görülemezlerdi, çok ince delikli filtrelerden geçebilirlerdi, mikroplar gibi insanlar ve hayvanlara bulaşabilirlerdi, onlarda bulaşıcı hastalıklara sebep olabilirlerdi ve henüz organizma dışında yapma besleyici ortamlarda üretilmeleri başarılamamıştı.
Bu kavrayış bütünüyle yanlış değildir ama son otuz yılın çalışmaları mikroplar (sözgelimi stafilakok, tüberküloz basili) ve virüsler (sözgelimi grip, çocuk felci, çiçek, kuduz virüsleri) arasında varolan ayırımın önemini daha da artırdı ve yalnızca bir boy farkının sözkonusu olmadığını gösterdi. Mikroplar elbette mikroorganizmalardır, yani çok küçük boyutlarda ama canlı bir hücrenin sahip olduğu her şeye, özerk bir metabolizmaya, karmaşık kalıtımsal bir materyele sahip olan canlı varlıklardır, öyleyse gereksindikleri besleyici maddelerle beslenmek şartıyla bağımsız bir hayat sürebilirler.
Oysa, virüsler, ancak çoğalabilirler, üreyebilme yeteneğine sahip oluşlarıyla canlı sayılırlar. Biraz basit bir özetlemeyle, virüslerin üreyebilme yeteneğine sahip büyük moleküller olduğu söylenebilir.
Onlar çoğalma yeteneğine sahiptirler, çünkü bu yeteneği bulaştıkları yani içine dalmış oldukları canlı hücreden (hayvansal yada bitkisel) alırlar. Kendi kendine bırakılınca, en değişik ve en karmaşık besin maddeleriyle yan yana da olsa, bir virüs çoğalamaz ve çabucak ölür; tersine, uygun bir canlı hücreyle (solunum yollarımızın mukozası gibi, tavuk embriyonunun korioalantoidiyen zarı gibi) ilişkiye koyun, o hücreye girer ve orada çoğalır: başlangıçta bir virüs vardır; belli bir süre sonra bulaşmış hücreden, ilkine özdeş yüzlerce virüs çıkar, onlar da başka hücrelerin içine girerler ve bu böylece sürer gider... Çarşıdan alınan bir yumurtanın içine bir gripal virüs süspansiyonu aşılayınız: bu yumurtada yumurta sarısı ve albümin bulunduğu halde —bunlar bakterilerin çoğunun bolca çoğalması için yeterlidir— hiçbirşey olmayacaktır; tersine embriyonlu yumurtaya yani canlı hücreler —embriyonun ve zarın hücreleri— içeren yumurtalar aşılayın, iki üç gün sonra, koyduğunuzun 1 O00-1OO 000 katı fazla virüs elde edersiniz...
Burada bir virüsün canlı olup olmadığını bilmek için araştırmak yararsız gibi geliyor bize: bazı virüslerin (tütün mozayiği virüsü, çocuk felci virüsü gibi) kimyasal ürünler olarak billûrlaş-tırılabilmesi olgusu hayatı tanımlama konusunda kuşkulu olan filozoflara temel bir problem sundu. Viroloji uzmanı bu «hayat» kelimesine uyarlanan tanıma bağlı kurgular karşısında hiç de tutkulu değildir, o bir virüs olan bu büyük molekülde «canlılık» olduğunu, yani virüsün üreme yeteneğini, bu yeteneği virüsün bir canlı hücreden aldığım, onsuz hayatını sürdüremeyeceğini belirlemekle yetinir. Bu canlı hücrede böylece asalak yaşayarak, virüs, sonunda onu öldürür, en azından ağır yaralar ve bu yüzden virüsler hastalıklara sebep olur, bunun içindir ki bunlar bulaşıcı ajanlar olarak kabul edilirler ve incelenmeleri yalnız biyoloji ve kimya uzmanlarına değil, ama hakemlere, veterinerlere, tarım uzmanlarına (bitkilerin de virüsleri vardır) da düşer.
Gönderen Unknown zaman: 05:15 0 yorum
Etiketler: çiçek, çocuk felci, grip, grip nedir, grip virüsleri, grip virüsü nedir, kuduz, mikroplar, tüberküloz, virüs
11 Temmuz 2009 Cumartesi
Grip Virüsleri

1889 - 1890 grip pandemisi, Louis Pasteur'-ün Robert Koch'un ve onların öğrencilerinin çalışmalarının ardından bulaşıcı hastalıkları yapan mikropları laboratuvarda tanımanın ve incelemenin mümkün olduğu ve yıldan yıla bu hastalıkların özgül mikroplu ajanlarının keşfedildiği bir dönemde ortaya çıktı. Kesinlikle bulaşıcı bir hastalık olan gribe de birçok başka vakada başarılı olmuş olan bu yöntemleri uygulamayı denemek doğaldı. 1893'te alman bakteriyoloji uzmanı Pfeiffer bu uygulamayı yaptı, gribe tutulmuş hastaların burun-gırtlak salgılarından Bacil-lus ınfluenzae yani grip basili adını verdiği yeni bir basil üretti. Bu keşif eleştirilere uğradı, çünkü dört yıl sonra gelen grip salgını sırasında bakteriyoloji uzmanları hastaların boğazlarında ve burunlarında bu basilin varlığını düzenli olarak göstermeyi başaramadılar. Tersine, gripten ayrı solunumla ilgili hastalıklara tutulmuş hastalardan yada hatta sağlıklı kişilerden bu basili ayırdılar. öyleyse, Pfeiffer'in basili gribin nedensel ajanı mıydı, yoksa bazı griplilerin boğazlarında ve burunlarında hastalığın nedeni olmaksızın yalnızca rastlantısal olarak mı bulunuyordu?
1918'deki büyük evrensel grip salgını ( ispanyol gribi denen grip) Pfeiffer'in aldığı sonuçların yeniden ele alınmasına fırsat verdi: çok zaman onun basili griplilerin burun ve boğazlarından ayırılabildi; tipik ve ağır birçok vakada bu basil kurbanların ne salgılarında ne de akciğerlerinde gösterilebiliyordu. Ayrıca isteklilerin burun ve boğazlarına Bacillus influenzae'yi aşılamayı denediler, ama bazen bu aşılama tipik gribinkilere benzemeyen belirtilerle solunumla ilgili bir hastalık meydana getirdi, bazen hatta hiçbir belirti meydana getirmedi. O zaman gribin nedensel ajanı olarak bir ultra-virüs'ün varlığı düşünüldü.
Bu yüzyılın başlarında Pasteur'ün bir ultra-virüsün sebep olduğu bir bulaşıcı hastalık olan kuduz üzerine yaptığı çalışmalardan sonra bir virüs, bilinen mikroplardan çok daha küçük olan, dolayısiyle bakteriyoloji uzmanlarının kullandığı porselen filtrelerin çok ince deliklerinden geçebilen (bu delikler bilinen mikropları tutar) bir mikroorganizma olarak kabul ediliyordu; buradan giderek bunlara filtreden geçen virüs («virüs fîlt-rant») da denir. Filtreden geçen bir virüs, çok küçük olduğundan, optik mikroskopta görünmüyordu. Filtreden geçen virüs, bilinen mikroplardan, bakteriyoloji uzmanlarının karmaşık ama cansız ortamlarında (etsuyu, besleyici pelte) yetiştirmesinin imkansızlığıyla ayrılıyordu. Üremesini sağlamak için onu duyarlı hayvanlara aşılamak kaçınılmaz oluyordu; laboratuvarda bir virüsü saklamak için, hayvandan hayvana geçiş adı verilen işlemin yapılması, yani daha Önce bu virüsle bulaşmış bir hayvanın organlarının parçacıklarının sağlıklı bir hayvana enjekte edilmesi gerekiyordu. Laboratuvar hayvanında bir virüsün üremesi, bu hayvanda belirgin belirtilerin ortaya çıkmasıyla ve vakaların çoğunda ölümle kendini gösteriyordu.
Görünmeyen, filtreden geçebilen, yalnızca bulaştığı hayvanda sebep olduğu belirtilerle açıklanabilen mikroorganizmalar... bir elli yıldır virüsün mikroskopla görülen ve yada katı ortamlarda saf kültürlerde yetiştirilen bakterilerin özellikleriyle tersleşen belirgin özellikleri bunlardı.
Madem Pfeiffer basilinin gerçekten salgın gribin nedensel ajanı olma ihtimali yok gibiydi, madem griplilerin burun ve boğazında düzenli biçimde ve sabit hiçbir bakteri yok gibiydi, gribin nedeni olarak filtreden geçen bir virüs varsayımına dönülmesi doğaldı.
1918 ağustosunda Almanya'da Selter, iki gönüllüye, gribe tutulmuş bir hastanın, bütün bakterilerini ayıklamak üzere filtre edilmiş burun -boğaz salgılarını soluttu ve bu iki gönüllüde selim bir gribin belirtilerini meydana getirdi. 1918 ekiminde Comptes rendus de l'Academie des Sciences de Paris'de (Paris Bilimler Akademisi raporları) iki makale yayımlandı; biri Tunus'da Pasteur enstitüsü yöneticisi olan ve egzantcmli tifüs üzerine çalışmalarıyla ün kazanan Charles NicoIIe'ün ve arkadaşı Ch. Leballly'nindi, öbürü D. Dajarric de la Rivieres'indî. Birinci makalede Nicolle ve Lcbailly, Tunus'da bir grip salgını sırasındaki deneylerinden sonuçlar çıkarıyordu: maymun (Macacus cynomolgus), griplilerin bronşik salgılarının buruniçi yoluyla aşılanmasına duyarlıydı, aşılanmanın ardından bir ateş yükselmesi oluyordu; iki gönüllüde griplilerin filtre edilmiş bronşit salgılarının cilt altına aşılanması hastalığın belirtilerini meydana getiriyordu.
Gönderen Unknown zaman: 11:05 0 yorum
Etiketler: akut grip, bronşit, grip basili, grip virüsleri, gripal virüs, öldürücü grip salgını
